Posted 1 week ago

kadikoy’da

Posted 1 week ago
Merhaba arkadaşlar ben ege
Aranızda beni uzun süredir takip edenler var, yazdıklarımı çizdiklerimi okuyanlar. Beni sevenler, sevmeyenler. Her neyse
Dört sene gibi bir süredir buradayım. Haliyle dört senedir bir çok blogu takip ettim. Görmediğim bilmediğim insanlar hakkında bir sürü bilgim oldu. Bazılarını tanıdığım insanlardan daha çok sever oldum. Bazılarıyla gitiim buluştum. Çok sağlam dostlar buldum. Hatta buradan sevgilim bile oldu fakat o başka bir konu. 
Tumblr enteresan yer. Sevgilisiyle ayrılan geldi bize anlattı. Babasına kızan geldi bize anlattı. Gece yarısı uykusu kaçmış geldi beraber sabahladık. Antalya’dan, Denizli’den, Antep’ten, Muğla’dan insanlar kafa denklerini geldiler burada buldular. Tumblr bence buradaki herkese iyi bir şeyler kattı. 
Uzun süredir burada olanlar muhtemelen bana hak verecektir. Eski Tumblr daha bir güzeldi. Tasarımından, altyapısıdan bahsetmiyorum. Eskiden bu kadar takipçi, layk, reblog kaygısı falan yoktu insanlarda. Hatta bir kişinin takip ettikleri 100-200 blogu geçmezdi. İnsanlar birbirlerinden daha bir haberdardı. Bir avuç inasan olmanın etkisimi bilmiyorum. Herkes birbirine daha bir yardımcıydı. 
Tanımadığım insanlardan yardım istemek pek bana göre değil. Bu yazıyı yazmadan önce çekindim başta. Sonra dedim nolcak hala eskiler burada. Yaz gitsin.
Geçen ay ben Bodrum’da bir otel deviraldım. Küçük bir butik otel. Barı, cafeside var. Öyle çok bir param falan yok. Bu işler öyle sermayesiz falan yapılacak işler değil dediler. Yapcak bir şey yok havadan para bulmak imkansız. Düşündüm ki benim en büyük sermayem arkadaşlarım. Verdik kafa kafaya. Herkes otel için elinden ne geliyorsa, hatta daha fazlasını kattı ortaya. Dekoru olsun, internet sitesi olsun, yapılacak tonlarca diğer şey olsun. Sonuç olarak ortayada güzel bir şey çıkardığımızı düşünüyorum. 
Fakat otel, kafe, bar istediği kadar güzel olsun. Bilinmedikten, müşteri gelmedikten sonra para kazanmak imkansız. Şu an otelin ihtiyacı olan şey tanıtım. Buna ayırabilecek öyle büyük paralarım falan yok.  Benimde sizden istediğim dokuzçeyrek için kurduğumuz facebook sayfasına bir bakmanız. Eğer beğenirseniz, iki saniye ayırarak üç beş kişiye yollarsanız acayip sevinirim.
https://www.facebook.com/dokuzceyrekotel?fref=ts
Diyeceklerim bu kadar. Bu postta artık elden ele gezer. Yardımcı olmak isteyen herkese şimdiden çok teşekkürler. Üşenenlerinde canı sağolsun. Olurda bu sene Bodrum’a yolu düşen bütün arkadaşlarında başımın üstünde yeri var.    

Merhaba arkadaşlar ben ege

Aranızda beni uzun süredir takip edenler var, yazdıklarımı çizdiklerimi okuyanlar. Beni sevenler, sevmeyenler. Her neyse

Dört sene gibi bir süredir buradayım. Haliyle dört senedir bir çok blogu takip ettim. Görmediğim bilmediğim insanlar hakkında bir sürü bilgim oldu. Bazılarını tanıdığım insanlardan daha çok sever oldum. Bazılarıyla gitiim buluştum. Çok sağlam dostlar buldum. Hatta buradan sevgilim bile oldu fakat o başka bir konu. 

Tumblr enteresan yer. Sevgilisiyle ayrılan geldi bize anlattı. Babasına kızan geldi bize anlattı. Gece yarısı uykusu kaçmış geldi beraber sabahladık. Antalya’dan, Denizli’den, Antep’ten, Muğla’dan insanlar kafa denklerini geldiler burada buldular. Tumblr bence buradaki herkese iyi bir şeyler kattı. 

Uzun süredir burada olanlar muhtemelen bana hak verecektir. Eski Tumblr daha bir güzeldi. Tasarımından, altyapısıdan bahsetmiyorum. Eskiden bu kadar takipçi, layk, reblog kaygısı falan yoktu insanlarda. Hatta bir kişinin takip ettikleri 100-200 blogu geçmezdi. İnsanlar birbirlerinden daha bir haberdardı. Bir avuç inasan olmanın etkisimi bilmiyorum. Herkes birbirine daha bir yardımcıydı. 

Tanımadığım insanlardan yardım istemek pek bana göre değil. Bu yazıyı yazmadan önce çekindim başta. Sonra dedim nolcak hala eskiler burada. Yaz gitsin.

Geçen ay ben Bodrum’da bir otel deviraldım. Küçük bir butik otel. Barı, cafeside var. Öyle çok bir param falan yok. Bu işler öyle sermayesiz falan yapılacak işler değil dediler. Yapcak bir şey yok havadan para bulmak imkansız. Düşündüm ki benim en büyük sermayem arkadaşlarım. Verdik kafa kafaya. Herkes otel için elinden ne geliyorsa, hatta daha fazlasını kattı ortaya. Dekoru olsun, internet sitesi olsun, yapılacak tonlarca diğer şey olsun. Sonuç olarak ortayada güzel bir şey çıkardığımızı düşünüyorum. 

Fakat otel, kafe, bar istediği kadar güzel olsun. Bilinmedikten, müşteri gelmedikten sonra para kazanmak imkansız. Şu an otelin ihtiyacı olan şey tanıtım. Buna ayırabilecek öyle büyük paralarım falan yok.  Benimde sizden istediğim dokuzçeyrek için kurduğumuz facebook sayfasına bir bakmanız. Eğer beğenirseniz, iki saniye ayırarak üç beş kişiye yollarsanız acayip sevinirim.

https://www.facebook.com/dokuzceyrekotel?fref=ts

Diyeceklerim bu kadar. Bu postta artık elden ele gezer. Yardımcı olmak isteyen herkese şimdiden çok teşekkürler. Üşenenlerinde canı sağolsun. Olurda bu sene Bodrum’a yolu düşen bütün arkadaşlarında başımın üstünde yeri var.    

Posted 2 weeks ago

kadikoy’da

Posted 3 weeks ago

Dünden beri aynı işle uğraşıyorum. Saatler önce şu şarkıyı bir dinleyeyim sonra çalışırım dedim. Kadının bütün diskografisini dinledim hala iş adına bir icraat yok. Tamam dedim kahve yapayım ondan sonra başlarım. Şimdi elimde boş bardak. Ne ara yapmışım ne ara içmişim anlamadım.

İnsan kendi işinden kaytarınca mutlu olur mu? Resmen kendimi pazartesi okulu asmış lise öğrencisi gibi hissediyorum. 

Dün gecede çalışmaya oturup sonra kendime bir bahane bulup belgesel izledim. Nasıl keyiflendiysem dünyanın oluşumu ile ilgili belgeseli kanepede el çırpa çırpa izledim. 

Sizde belgeseli izleyin. Vallahi on numara yapım. Bu arada bilenler olabilir, bu eski versiyonu değil. Belgeselin orjinali Carl Sagan’ın bilmem kaç yılında yaptığı fakat onu izlemeye çalışırken grafiklerin sikkoluğu her seferinde sabrımı taşırmış, anlattığı şeyin sonunu göremeden uyuyakalmıştım. Bu seferki Carl Sagan’ın öğrencilerinden biri. Ben ilk 2 bölümünü izledim, başarı yani bence. 

Neyse işe güce döneyim gece gelir yazarım yazımı.

Posted 3 weeks ago
Pekala ama adımla gelmicem. Elimde kahvemle ve sigaramla gelicem. 3 yildir hayatimdasin. Beni tanimiyorsun ve ilk tanıdığın zaman da burdan olmicak.
Anonymous asked

Romantikmiş, hadi bakalım.

Posted 4 weeks ago
Unutamadığın kadınlardan biri olmak isterdim..
Anonymous asked

Kızlar ve garip istekleri. Ulan insan böyle bir şey ister m? Hani sevgili olmak ister, arkadaş olmak ister ne bileyim tanıyıp vakit geçirmek ister. Unutamadığı kadın olmak kim ister… İlla yük olcaksınız, drama yaratcaksınız. Biri de demiyorki bence biz süper vakit geçiririz gel bişiler yapalım diye. Habire böyle garip garip şeyler.

Posted 1 month ago

Sabah olmuştu çıktım evden. Sigaram bitmişti sigara alacaktım. Apartman kapısına yürürken dedim kendime, hazır dışarıdayken evrak kitap işlerinide hallet, sarkmasın akşama. Zaten gün içinde yapman gereken bir sürü şey var. Sen iyisi mi ilk evrak işlerini hallet..

Hiç adetim değildir evden çıkarken posta kutusuna bakmak. Bişi oldu gözüm takıldı. Onca saçma sapan reklam zımbırtıları, faturalar arasında  kalmış bir kırmızı zarf…

Aradan çekip aldım. Üstünde ismim, adresim yazıyor. Bir de görmeye hiç alışık olmadığım almanca bir şeyler. Anladım kimden geldiğini. Aklımdan çıkmıştı benim. En son bi iki gün önce yoklamıştım kutuyu bu zarf için. Gelen giden bir şey olmayınca heralde demiştim gelmeyecek bir şey. Sonra çıkmış işte aklımdan. 

Nasıl çıkmasın ki, günde neredeyse üç saat uyuyorum. Ciddiyim bunda. Bazı günler bir anda içim geçiyor. Oturduğum yerde sızıyorum. Çok sürmüyor hemen bir telefon sesi hemen kesiyor uykumu. Sonra işlere kaldığım yerden devam ediyorum. Beslenme düzenimide değiştirdim. Aslında komple beslenmeyi bıraktım. Kafein ve nikotinle yaşıyorum. Acısı ilerde muhakkak çıkacak bir yerlerden ama şu anda resmen zamana karşı yarışıyorum. Her geçen gün benim için büyük kayıplar demek. Resmen tahammül edemiyorum boş geçen vakitlere. Eskiden telefona, maile bakmadan saatlerce uyuduğum günler sanki başka birine aitmiş gibi. Neyse,

Otelim oldu benim. Bodrum’da. Bildiğiniz otel. Garip di mi? 

Bir gün kalktım, altından kalkılması neredeyse imkansız bir borca girdim. Birkaç imza attım. Otel verdiler bana. Belki o imzayla hayatımı siktim attım, belki de tam tersi girdiğim riske tam değicek bir hareket yaptım bilmiyorum. Bildiğim şey ise, bir insanın girdiği risk ne kadar büyük olursa streside o kadar büyük oluyormuş. Hayatımda ilk defa yemeği, uykuyu kayıp zaman olarak görüyorum. Eşşek gibi çalışma deyiminin ne demek olduğunu öğrendim. Kendime söz verdim, eğer bu işin altından alnımın akıyla çıkabilirsem bir hafta sadece uyuyacağım. 

Sonuçta çıkmış işte bir sürü işin gücün arasında kırmızı zarf aklımdan. Hemen açmak için parmağımı daldırdım yapışkanlı yerine. Acayip merak ediyordum içinde ne olduğunu, ne yazdığını. İnsanı bir zarf ne kadar heyecanlandırabilir ki? Resmen adrenalin salgıladım bir zarfı açmak üzereyken. Birden uykusuzluktan olsa gerek, düşürdüm elimden. 

Apartmanın belki yıllardır silinmeyen girişinde öyle pisliğin arasına düşüverdi. Kızdım kendime. Çok değerliydi çünkü o zarf. İçinde ne olduğunu bilmiyordum ama kimden olduğunu biliyordum. Ondan olup değersiz olmasının imkanı yoktu. Aldım zarfı yerden, üstündeki tozu silebildiğim kadar sildim. Sonra düşündüm, açmaktan vazgeçtim. Hem artık sigarasızlığa dayanıcak gücüm yoktu hem de daha güzel bir anda yazılan her şeyi hakkıyla okuyabilceğim bir zamanda açmaya karar verdim. Dikkatlice montumun iç cebine koydum, çıktım evden. 

Sigara alana kadar aptal aptal gülümsüyordum. Aldığım gibi paketi yaktım bir tane. Telefon çaldı. Önemli olan görüşmelerden. Sonra o telefon, şu telefon, bu telefon. Herkes telefon… derken o sokak, bu noter, o muhasebe. Zaten uykusuzluktan yarısı zor çalışan beynim iyicene uçtu gitti. Sık sık müsait bulduğum yerlere oturup gözlerimi fal taşı gibi açıp yapılacak işleri kendime telkin ediyordum. Bir yandan da ulan zarf düştü koyboldu diye paranoyak olup, montumun iç cebini yokluyordum. Emekli maaşını çekmiş parasını evine götürmeye çalışırken cins cins yürüyen yaşlılar gibi yolu bir türlü ortalayıp düzgüncene evime gidemiyordum. 

Sonunda vardım eve, yapmam gereken bir kaç ufak şey daha vardı. Eve girdiğim gibi zarfı çekmeceye koydum. Elimi yüzümü yıkayabilceğim en soğuk suyla yıkadım. Sonra başladım tanıtım işine. Dün bitmişti otelin web sayfası falan. Bugünde facebooktan duyurduk. Otel için bir sayfa kurduk. Fan sayfası deniyor galiba. Sağolsun herkes inanılmaz yardımcı oldu, açıkcası bu kadar yardımı hiç beklemiyordum. Sanki yukardaki halimi görmüş bu işlere bir de o el atmış gibi. Ben 100-150 kişi beğenir onlarda öyle durur derken, inanılmaz bir şekilde herkes yapabildiğince bir yerinden tuttu. Hiç ummadığım insanlar bile arkadaşlarını davet etmiş. Mutlu edici şeyler bunlar tabi. Merak edenler varsa eğer otelin sayfası www.facebook.com/dokuzceyrekotel Bu tanıtım işlerinden sonra ufak bir toplantı yaptık. Ertesi gün yapılacakları planlayıp bitirdik günü.  

Herkes dağılınca, artık dedim şu zarfı açmanın zamanıdır. Çıkardım çekmeceden, salondaki sandığın üstüne koydum. Dedim son bir kahve daha içeyim. Bir sütlü kahve yaptım kendime. Oturdum sandığın yanındaki koltuğa. Sigaramı yaktım. Başladım zarfı açmaya. 

image

”Geyik almıştın bana bi tane. Odamda duruyor hala. Ankara’dakinde. Ankara’ya ait çünkü. Bir tek benim nereye ait olduğum belli değil. Denemeden yanılamazsın ama o yüzden iyiki deniyoruz. Bulamasakta önemli olan oynayabilmek.”

                                                                                     Ecem.

Bu kelimeler, belki kimse için bir anlam taşımıyordur. Belki hoş kelimelerdir bilmiyorum. Ben bu kartpostalı beş belki altı kere okumuşumdur. Ecem’in benim için değerini önceki yazılardan bilenler bilir. Şimdi elimde ondan gelen böyle bir kartpostal olduğunda, ne bileyim… Sanki… O kelimeleri okuduktan sonraki hissimi anlatabilsem zaten çok büyük şair olurdum.

Koltukta elimde kartpostalla otururken, hatırladığım en keskin şey şanstı. Sanki büyük ikramiyeyi kazanmış gibi, böyle yüzümde kocaman bir gülümseme, anlamsız mimikler… Ona dedim, haber vereyim. Yazdığının bana ulaştığını. Beni ne kadar mutlu ettiğini söyleyeyim. Bir türlü beceremedim.

Fotoğrafını çekeyim bari dedim. Çektimde. Belki fotoğrafını yollarsam anlar dedim, kartpostalın bana ulaştığını. Okuduğumu. Fakat dedim nereden bilecek beni ne kadar sevindirdiğini. 

Sonra dedim, ne de olsa uyku artık gereksiz. Saatlerdir dayanıyorsun biraz daha dayanırsın ege. Oturayım bugünle ilgili bir şeyler yazayım. Belki o zaman anlar. Anlamasada mühim değil. Ben girer okurum. Tekrar tekrar sevinirim.

Öyle işte…

Posted 1 month ago

Anne benim uçmam gerekkk istemiyorum bulasikk yikamak. Anne sana bir de torun gerek istemiyorum cocuk bakmak.. Boyle bisiydi heralde sarkiyi unuttum. Neyse gunaydin… (Kadıköy’da)

Posted 1 month ago

Bi kahve yapıp öyle başlayacaktım yazamaya fakat saat oldu sabahın altısı. Yarın erken uyanmam gerektiğinden değil de, şu an kahve yapmak için kalkmaya üşeniyorum. Sigaram kültablam yanımda. Uzatmışım ayaklarımı kanepede. İmkanı yok kalkamam ayağa şimdi.

İşte böyle anlarda biri olacak.

Elinde bir bardak

Sormayacak öyle sütünü şekerini.

Bilecek beni

Nasıl sevdiğimi

Belki gelicek koyucak başını omzuna

Ya da canı ne yapmak istiyorsa

Herneyse…

Zaten yazmazdım büyük ihtimalle o zaman. Yazı mazı hep yalnız adam işi. Şikayetçi değilim de ne bileyim işte. Kurcalamamak lazım. Bu konuların sonu hep rakı. Kahvem eksik kalsın bu gece. Milyar tane insan var, elbet çıkar bizede sabahleyin bir kahve yapacak kişi. Bekleriz işimiz ne.

İş demişken saldım her şeyi. Aslında ucundan köşesinden ilgileniyorum ama özellikle okul inanılmaz kötü gidiyor. Bi heves edip adam gibi derslere gitmeye başlamam lazım. Hoca vermiş yine bir sürü kitap. Birini okumuştumda geriye kalanlar, özellikle bir tanesi var ki hiç okuyasım yok o kitabı. Hani olur ya bir şeyine kıl olursunda, ne kadar güzel olsada okuyamaz, izleyemezsin bazı filmleri. Hiç zamanı gelmez. Öyle dururlar hep rafta. Aynen tam o tarz kitaplardan benim için.

Bu arada mesaj geldi daha demin. Dün geceden tembihlemişti. Dediki okula git. Tamam dedim , gitcem kesin falan. Şimdi mesaj gelince konuştuk biraz. Şey dedi, sana gece üniversitesi lazım. Hakiaten doğru söylüyor.

İleride böyle çok zengin falan biri olursam açcam kendime bir üniversite ama bütün dersleri geceyarısına koydurtucam. Görürsünüz o kadar talep olacak ki, puanlamada boğaziçini falan geçicek. Ben yandım gelicek kuşaklar yanmasın. Hayır arkadaş herkes sevmek zorunda mı sabah saatlerini? Kimisi var gece çalışıyor aklı. Kendimden biliyorum yani. Hem gececi insan on numara insandır. Okulun öğrenci kalitesini hiç tartışmaya gerek bile yok. Zaten bu okul işini sabah saatlerine koyanın ahirette yatcak yeri yokta neyse…

Kitaptan filmden bahsediyordum bütün hevesim kaçtı. Bari konuyu True Detective’e bağlayayım. Bu arkadaş yeni bir dizi. Hatta gelmiş geçmiş en iyi dizi. Daha 6 bölüm yayınlandı IMDB puanı 9.5’e vurdu. Kendisini en iyi dizi diye tarihe yazdırdı. Dizinin ismi dışında her şeyi mükemmel. Hatta bazen öyle güzel noktalara değiniyor ki insanın diziyi durdurup üstünde düşünesi geliyor fakat yapamıyor bu Fukunaga denen yönetmen yüzünden. Kendisine gördüğüm yerde vericem ben. Nasıl bir sinema anlayışına sahipse her sahnesi fotoğraf karesi gibi. Algıda seçicilik mi bilmiyorum ama oyunculuk, diyaloglar ve konuyu bi yana bırakırsak sırf görüntüler için bile izlemeye değer. Dizi bana çok geçmeden yasaklanacakmış gibi geliyor ama umarım öyle bir şey olmaz. Bence ilk iki bölüme bir göz atın, mümkünse indirip izleyin. Ya da kafanıza göre.

Posted 1 month ago
Yazılarında garip bir çekim var. Hepimizin kalıplaşmış yaşamlarından birer parça gibi. Sanırım kitap yazsan defalarca okuyabilirim :) Kesinlikle denemelisin, hayatında birşeylerin istediği gibi gitmesi dileklerimle. İyi geceler.
Anonymous asked

Yav arkadaş bırak yazıları falan, güneye inelim diyen sen değil misin? Datça’ya gidelim kahve sigara falan? O arkadaş nerede? Niye böyle yapıyorsunuz?

Posted 1 month ago

Pijama ev vs… Öyle işte

Posted 2 months ago

Telefon çaldı. Açmazdım normalde. Arayan o olunca dedim ondan bana dert gelmez, açtım. 

Alo dedim,

Alo dedi,

Napıyosun? dedim,

Evde misin? dedi,

Evet dedim, 

Çıkasana bi beş dakka dışarı dedi,

Dün gece sabaha karşı uyuyakaldığım kanepenin bir yerlerine saklanmış sigaramı bulup yaktım bir tane. Üstümde yeşil kapşonlu altımda kareli pijamam. Darma duman olmuş saçma saçlarım. Terliklerimi bulup açtım evin kapısı çıktım sokağa. Dışarı çıkar çıkmaz gördüm onu. Sırtını apartmana dayamış sigara içiyordu. Siyah etek,gri kazak. Üstündeki palto ve boynuna doladığı atkıyla çok güzel gözüküyordu. Merhabalaştık, yanında bir yer bulup oturdum.

Burası kadıköy barlar sokağı. İnsanlar buraya gezmeye geliyor. Pijama ve terlikle sokakta biraz garip hissediyormuş insan kendini. Umursamadım pek. Ona bakıyordum

İyi misin dedi,

iyiyim dedim,

Neyin var? dedi ,

Yok bir şeyim dedim,

Tumblr’dan okudum var bir şeylerin meraklandırdın telefonlarıda açmıyorsun dedi,

Uyuyordum dedim,

Hakikaten uyuyordum. Kaç gündür ne güneş görüyorum ne de sabahla alakalı bir şey. Güneş doğmadan yatıp güneş doğduğunda kalkıyorum. Bir-iki kere alarm kurdum öğlen vaktine ama sanırım uyanıp alarmı kapatıp tekrar yatıyorum. Her neyse;

Başladık konuşmaya. İlk iş gününden, nikah şekerlerinden bahsetti. Sonra ispanyolca kursundan. Yoldan geçenlere bakıyordum sıkça. Çoğu insan mutlu gözüküyordu. Hatta gülerek geçen bir çifte gözüm takıldı. Bi süre bakıştık. Ona baktım sonra. Bi an kendimi şanslı hissettim. Ne yalan söyliyim ayaküstü de olsa habersizce çıkıp gelmesi çok iyi geldi. Hatta bi ara sarılmak bile istedi canım. Sarılmadım. Konuştum onun yerine. Evde kendi kendime otura otura resmen kendi sesimi unutmuşum. Bir tane de onun sigarasından içtik. Gitti sonra.

Apartmana tekrar girdiğimde evin kapısı sonuna kadar açıktı, içersi soğumuş ben de dışarda üşümüştüm. Çıkardım üstümü başımı duşa girdim. Vücudumun dayanabilceği en sıcağa getirip suyu öyle dikildim altında. Buhardan nefes alamayacak gibi olunca çıkmaya karar verdim. Ayna buğulanmış. Sildim elimle. İyi gibi gözüküyordum. Düne göre kıyaslayınca yüzüme renk gelmişti. Banyodan çıkıp saate baktım. Dokuza geliyordu. 

Acele edersem Alkım kitapevi kapanmadan kendime hoş bir kitap alabilirim diye düşündüm. Giyinmeye başladım. Sonra giydiklerimi çıkardım. Uzun zamandır adam gibi giyinmiyordum. Bana en yakıştığını düşündüğüm pantolonu giydim. Üstünede temiz bir kazak giydim. Saçlarımı kurutup düzgün bişiler yapmaya çalıştım, pek beceremesem de aynadaki halin umut vadediciydi. Atkımı adam gibi bağlayıp ayakkabılarımı giydim çıktım. 

Dünya klasikleri, yeraltı edebiyatı, seyehat, fotoğraf… Alkım’da ilgimi çeken bütün kitap reyonlarına baktım. Gördüğüm hiç bir kitap beni oku demiyordu. Hatta bi ara düzgün bir kitap bulacağımdan o kadar ümidi kesmiştim ki eskiden okuduğum bir kitabın sevdiğim bir bölümünü okumaya başladım. Sonra çıkmaya karar verdim. Çıkarken psikoloji bölümünde İnsan Olmak kitabı gözüme çarptı. Çokta göze yakın bir yerde durmuyordu ama gördüm işte bir şekilde. 

Algıda seçicilik mi derler yoksa bazen ihityacın olan şeyleri seni bulması mı bilmiyorum. Çokta kafa yormamak lazım. Kitap psikoloji kitabıydı. Daha önce hiç psikoloji kiabı okuduğumu hatırlamıyorum. Bir iki kere fizik kitaplarına bakmıştım ama bilim kitaplarında kullanılan terminoloji ve yazım dili beni hep ittiğinden bir türlü konsantre olup konuya hakim olamıyordum. Açıkcası o kitabı elime alırkende pek umutlu değildim. Kitapların arkasını okumak gibi bir huyum yoktur. Hakkında fikrim olmayan bir kitap için her zaman giriş cümlesini okurum. Engin Geçtan, İnsan Olmak kitabı için şu giriş cümlesini yazmış 

”İNSAN, doğanın ürkütücü gücüyle baş edebilmek için diğer insanlarla bir araya gelerek toplumları oluşturmuştur. Ancak, toplumlar geliştikçe insan da giderek doğadan kopmuş ve bunun yarattığı yalnızlığı giderebilecek yeni bir beraberlik bulamamıştır.”

İlgimi çekince bu giriş, önsözünü okumaya karar verdim. Önsözün de ise oldukça bir samimi şekilde bu kitabı yazarken yazım tekniği olarak bilimsel kalıplara sadık kalmadığını onun yerine hepimizin sorunları olan ‘’Birey-Toplum, Ana-Baba, insanlardan Korkmak, Öfke ve Düşmanlık. Değersizlik duygusu, Kaygı, Yalnızlık, Kendini Yaşamak’’ gibi konuları herkesin anlayabilceği bir dilde okuyucuya aktarmayı amaçlamış. 

Kitabı aldığım gibi fırladım alkım kitabevinden. Boğanın oradaki starbucksa oturdum. Grande cinnamon dolce latte.  İçiceğimiz altı üstü bir bardak tarçınlı latte işte ne diye bu kadar uzatıyorlar bilmiyorum. Vardır elbet bir bildikleri. Neyse dışarıda sobası olan bir masaya oturdum. Açtım kitabı. Engin Geçtan yüz seksen sayfa yazmış. Bana o kadar gelmedi. Kitap bittiğinde acaba yanlışlıkla atladığım bölüm var mı diye içindekiler bölümüne tekrar göz atmam gerekti. Yokmuş. Starbucks boşalmıştı. Saate baktım onbiri geçiyordu. aklıma bir arkadaşım geldi. Kendisini çok severim. Muhtemelen okuyor bunu. Merhaba Esra kızı!

Esra kızından uzuncana başka bir zaman bahsederim. Kendisini çok severim. Hem kendisini hem de edebiyat zevkini severim. Kitaptan ona sözetmek için bir de ne yapıp ne ettiğini öğrenmek için başladım konuşmaya. Zaten keyifli bir gün geçiriyordum daha da keyifli oldu sayesinde. Okumayacak bence ismi yüzünden İnsan Olmak kitabını ama bence siz okuyun. Hatta bana kalırsa herkesin muhakak okuması gereken bir kitap. Tabi biraz kafayı açmak lazım linki şöyle koyayım meraklısı çıkarsa 

Engin Geçtan / İnsan Olmak

Esrayla konuşa konuşa kalktım yürümeye başladım, geldim evin sokağına. Aklıma sabah gelen arkadaşım geldi keyiflendim tekrardan. Bünye uzun zamandır endorfin salgılamıyordu, bu ziyaret iyi oldu. Bu arada Lustral kullanıyorum bir kaç gündür. Çok fazla ağız kuruluğu yapıyor. Kullanan varsa normal midir bi söylesin. Bir de bişi yemediğim zaman acayip midem bulanıyor, gördüğüm kopuk rüyalarda ayrı bir korkutucu. Flamingo gördüm ya! Baya baya flamingo. Meğer bahçemde flamingo besliyormuşum hem de yemek için. O hayvanlar yeniliyor mu onu bile bilmiyorum. 

Bunların hepsini bir yana bırakıcak olursak asıl bahsetmek istediğim bir şey var. Çok net bir şekilde bahsetmek isterdim ama bu konu sanki böyle özel kalmalıymış gibi. Bir hayalim oldu bu gece. Gerçekleşmesini çok istediğim bir hayal. Hayali bile o kadar mutlu edebiliyor ki, mutfakta açık kalan çatal bıçak çekmecesine bile sarılmak istedi canım. Kendimi siktiğiminin Teletabileri gibi hissediyorum! Ya hakikaten kafayı yiyorum ya da onun gibi bişi ama şu anda bunları yazarken bile yüzümü gülümsetiyor. 

Hani bazen biri oluyor. Karmakarışık bir hikayeniz oluyor. Bir şekilde kalbinizde yer etmiş oluyor. Onun yeri, nasıl desem. Sanki ona karşı olan bir zaafmış gibi. Kötü bir yönde değil. Sebebi belirsiz garip bir duygu. Zaten bana sorucak olursanız gerçek duyguların sebebi belli olmaz. İnsan çok sevdiği birini neden sevdiğini cevaplayamaz. Kelimeler bu iş için yeteri olamaz. Zaten bahsettiğim şey sevgiden çok öte bir şey. Tencere kapağını sever mi ki? Ya da birbirini tamamlayan iki yap-boz parçası? Seviyorlarsa eğer, evet bahsettiğim şey sevgi, sevmiyorlarsa eğer, onlara sormak lazım. 

Öyle ya da böyle. Bugün düşüncesi bile beni çok mutlu eden bir hayalim oldu. Yarın uyanmak için güzel bir sebep. Kıymetini bilmek lazım.

Bu sabahlıkta bu kadar. 

Kendime not: Bir daha bu kadar karamsarlığa kapılıp üzülürsen seni sikerek öldürürüm. Evet yaparım. 

Posted 2 months ago

‘’Ağla bi rahatlarsın’’

Biri mi söylemişti bunu bana yoksa bi yerde mi okumuştum? Belki bir filmde denk gelmişimdir.  

Ağla bi rahatlarsın. 

Rahatlar mıyım hakikaten? Geçer mi her şey? Düzelir miyim birden?

Duşa girdim bir iki saat önce. Gecenin bir saati neden duşa girdiğimi bile bilmiyorum. Su iyi gelir dedim belki, gelmedi. Çıktığımda kurulanmaya üşendim. Tuvalette çıkardığım eşofmanımla kazağı yeniden giydim. Günlerdir bunları giyiyorum. neden günlerdir bunları giyiyorum onu da bilmiyorum. Zaten bir önemi yok. Ne fark eder ki? Mavi yeşil siyah… Hepsi kazak işte. Hepsi sigara kokuyor.

Sigara işini biraz abarttım bu ara. Galiba üç pakete çıkardım günde. Ne zaman baksam elimde sigara var. Bazen ne ara yaktığımı bile bilmiyorum. Haliyle sık sık bitiyor sigaram. Dışarı çıkıyorum ben de söylene söylene. Şifa hastahanesinin orda bir büfe var sabaha kadar açık. Oraya gidiyorum her gece. Eskiden bayılırdım gece yürümelerine. Sıcak bir çay, güneşin doğuşu… Hiç biri keyif vermiyor artık. Sigaramı alıp geliyorum hemen evime. Çıkarken kapamıyorum ışığı müziği. Sanki o zaman eve geldiğimde her şey bu kadar kötü değilmiş gibi. Sanki keyfimden çıkmışım gibi. Sanki evde biri varmış gibi.

Kim olacak ki? Bir tek o geliyor aklıma. O gelince aklıma acaba diyorum birini kaybetmeden değerini anlar mı insan? Anlasaydı kaybeder miydi? Belki de kaybetmenin iyi tarafı anlamaktır. Tabi eğer anlamak iyi bir şeyse. Her neyse,

Zor bir haftaydı benim için. Mutsuzum. Her yerimden belli oluyor. Daha öncede mutsuz olmuştumda bu sefer ki sanki hiç üstümden gitmeyecekmiş gibi. Çatık kaşlarım, yere bakan gözlerim hep böyle kalacakmış gibi. Hal böyle olunca korkuttu mutsuzluğum. Antidepresanlar ne işe yarar biliyorum ama eskiden arkadaşın bıraktığı bi Lustral kutusu vardı. Dedim belki iyi gelir. Açtım paketini prospektüsünü okumaya çalıştım. Bir bok anlamadım. Attım ağzıma bir tane. Şu dakikaya kadar pek bir şey değiştirdiğini söyleyemem. Zaten neyi değiştirmesini istediğini bile bilmiyorum. Sonuçta içiceğim hangi ilaç onu geri getirecek ki? Galiba ben sadece boşvermek istiyorum. Eskiden olduğu gibi boşver be demek istiyorum. Diyemiyorum. Gözlerim yanmaya başlıyor sonra. Akmıyor bir damla ama çok yanıyor. Nereden duyduysam artık işte o zaman aklıma geliyor ‘’Ağla bi rahatlarsın.’’

Posted 3 months ago

bugünün en sıkılanı ben miyim?

Posted 7 months ago

Ulan keşke bunun sözlerini ben yazsaydım dedirten şarkılar…